14 Mart 2008

i need a guru


gurular kendini bilen insanlardır. bilhassa kendilerine yakışanı giyerler. size ferrarinizi satmanızı söylerken kendileri milyon dolarları götürürler. olsun götürsünler birilerinin size ferrarinizi satmanızı söylemesi gerekmektedir değil mi?
örneğin beni ele alalım. bana birilerinin neyin yanlış olduğunu söylemesine feci şekilde ihtiyacım var. kardeşim ben neyi yanlış yapıyorum da hayatım bu kadar çemçük.niçün bir balta olamadım pardon sap diyecektim. niçün ama niçün?
belli ki ferrarim yok.
hidistan'ın iki önemli "guru"su uykularında ebediyete intikal etmiş. dünyaya transandantal meditasyonu tanıtan maharishi mahesh 91 yaşında, ormanlık alanda yasadışı faaliyet gösteren maden ve taş ocaklarına karşı başlattığı açlık grevleriyle tanınan kinkri devri 82 yaşındaymış.
bu iki insan uykularında oldukça ileri yaşlarda huzurlu bir şekilde öldüklerine ve hayatlarını bir şeylere adayarak geçirdiklerine göre benim gözümde de guruluk payesini almışlardır toprakları bol olsun diyelim.
bugünkü yazımızı da çok sevdiğim kuzenimin sürekli alıntısını yaptığı bir deyişle kapamak istiyorum:
"şukeleşukeleşukelala"

22 Şubat 2008

sultan süleyman


uzun zaman oldu yazmayalı. ben bu arada bir çok takla attım bir çok bok yidim ama toplamda birşey değişmedi. aslında çok şey değişiyor. geçenlerde holivuuud ünlülerinin gençlik fotoğraflarına bakarken vay vay ne kadar gençmişler tıfılmış bunlar hahahaa diye nidalar atarken araya bir tane kim olduğunu hatırlamadığım bi ünlünün tarihi bir filmden çekilmiş ortaçağ kıyafetleriyle bir resmini gördüm. ve o anda o değişim hissi kaybolup gitti beynimden. yani demek istediğim zaten beynimde bir tasvirden ibaret olan bilemediğim geçmişe bakarken gerçeklik duygusu uçup gitmişti fotoğraftaki ünlünün de genç mi yaşlı mı olması da bir anlam ifade etmiyordu. o an anladım ki gerçekten elle tuttuğum gördüğüm deneyimlediğim zaman benim için bir şey ifade ediyor. o yüzden geçirdiğiniz anların değerini bilin demek istiyorum çünkü 100 yıl sonraya sadece bir hayal olarak kalacağız. bu yüzden toprağı bol olsun sevgili aysel gürel'in o güzel güftesini hatırlatmak istiyorum:

Kaç sene oldu
Zaman durdu
Deniz hep öyle aynı
dünya değişmez
Taş duvar aynı kaldı
Ümit öylece kaldı da
Ümit edeni söyle kim aldı
Kaç devir geldi
Kaç nesil geçti
Yürek öyle sevdalı
Yollar kavuşmaz
Hasretin ne tadı kaldı
Sabır öylece kaldı da
Sabredeni söyle kim aldı
Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz
Sultan Süleyman'a kalmadı
Böyle hiç bir kitap yazmaz
Kaç çiçek soldu
Hani bu sondu
Hani bir sarı fırtına
Koptu zamansız
Kaç tohum, filiz dondu
Hani bir acı yel savurdu
Yürekler son defa vurdu

ne güzel demiş değil mi ayselciğim (bak -ciğim oldu şimdi) sultan süleyman'a bile kalmadı...

deliydi dahiydi hayatta duruşunu çok sevdim ben senin!


17 Aralık 2007

psikolojik delisel güzelleme


ben çok çok pişman olurum. öyle rahat rahat "yaşadığım hiç birşeyden pişman değilim" diyen insanlardan değilim. vicdan azabı çekiyorum yediğim boklar yüzünden. hele ki yediğim bok istemeden yaptığım birşeyse kendiliğinden olmuşsa veya şartlar onu gerektirmişse vicdan azabım nedense daha da bi katmerleniyor.
beynimde o anlar gözümün önüne geldikçe ta göğsümün üstünde iman tahtamın altında birşey düğümleniyor nefes alamıyor gibi oluyorum zaten döndüre döndüre kurduğum görüntüler kafamın içinde cirit atıyor uyuyamıyorum rahat duramıyorum. rahatsızım.
bir de olmadık yerlerde olmadık zamanlarda yaşadığım "ben napıyorum ne işim var burda" sendromum var böyle anlarda aklımdan en yakın duvara koşarak kafa atma hissi uyanıyor hem de defalarca (allahtan gökdelen falan yok etrafımda) (coen biraderlerin şu filminin yönetim kurulu sahnelerini gözünüzün önüne getirin lütfen) böyle zamanlarda hızla ortamdan uzaklaşıyorum.
sevdiğim insanlara kötü davranıyorum daha doğrusu kıllık yapıyorum burhan altıntop gibiyim. sevmediğim insanlaraysa gerçekten onlardan hoşlanmadığımı belli ediyorum (yüzlerine gülüp arkalarından konuşmam). her zaman insanlarla hoşsohbet olamam milletin gönlünü eğleyemem soğuğum. isteksizim. makam mevki sahiplerine özel bi tiksinti duyuyorum yani bu banka veznedarı bile olabilir ama bilhassa devlet memurları ve erkanına. tıynetsiz tıynetsiz insanlar olmayanları da vardır ama ben önyargılıyım.
kendime güvenim yerle yeksan hatta yok çok kalıpsızım. ama dellenip kendimden beklenilmeyecek ölçüde güven patlamaları yaşıyorum yaptıklarım karşısında şaşakalıyorum. böyle hallerde dayağı hakettiğimi düşünmekteyim. yani insan yolda yürürken beni bi dövseler diye düşünür mü? ben arsızken düşünürüm. bazen günde 500 gbyte lık bilgiyi sömürürüm overload olup kilitlenirim. ama ortalama olarak 8 bit ilen yaşıyorum. bütün bunlar sonucunda kendimi manik miyim lan ben diye sorgularım? ama diilim...
IQ seviyem yüksektir ama neye göre kime göre diye de düşünmeden edemem şüpheciyim septikim. EQ seviyemi bilemiyorum bilmek istemiyorum. lütfen...

18 Eylül 2007

büyümek


yunan mitolojisinde bir karakter var bilmem bilir misiniz? adı sisyphus, kendisi eski bir kral olup yaptığı kötülüklerden dolayı tanrılar tarafından çok acımasız bir cezaya çarptırılmış bir şahsiyet. cezası şöyle: bir kayayı tepenin üstüne çıkarmak. tepeye ulaştığında tüm cezadan kurtulacak. ama bu kadar basit değil tabii ki. zavallı sisyphus kayayı tepenin zirvesine tam ulaştırmışken nasıl oluyorsa oluyor kaya gerisin geriye tepeden aşağıya yuvarlanıyor. yani kaya asla tepeye ulaşmıyor. sonsuz bir döngü ve zavallı adam bunu defalarca ve defalarca yapıyor. galiba yunanlılar bu sonsuz ceza işine kafayı takmışlar bi de prometheusun da bu minvalde bir cezası var.
peki benim derdim ne, niye bundan bahsettim. sisyphus'a sempati duyuyorum desem biraz hafif kaçar, düpedüz kendimi o gibi hissediyorum. 26 yıl boyunca yaptığım şeylerin tümü işte o kaya sürekli yuvarlanıyor ben de onunla birlikte yuvarlanıyorum. artık böyle yapmaya karar verdim.
metin geçen gün artık karmaya inandığını söyledi ki kendisi böyle alengirli şeylere kafayı takıp takıp vazgeçmesiyle tanınır. o söyleyince ben de bir an hayat muhasebesi yaptım. malum karma iyi şeyler yapanların başına iyi kötü şeyler yapanların başına kötü şeyler gelmesi gibi bişiy. o zaman anladım ki hakketten ben birşey yapmıyorum. hareketsizim. ya da yapıyorum da sonucu bir yere gitmiyor boş boş. kayayı yuvarlıyorum yuvarlıyorum bakmışım hiç birşey yapmamışım.
aslında size nazi propaganda sineması estetiğinden, ortadoğunun su sorunundan, kuantum fiziğinden, koyunların kuzulama periyodlarından falan bahsetmek isterdim ne yapalım işim gücüm kendimle. konuşup duruyorum kendim hakkında işte. bu yüzden bazıları çok kızıyor bazıları küçümsüyor bunu bir zaafiyet belirtisi olarak görüyor. ee napalım ben de sıkılgan bir insanım nihayetinde söylemeden duramıyorum. konuşkan bir insan olarak tarif edilebilirsem de buna inanmayın söylediklerimi gerçekten söylediğim çok az zaman vardır ve bazen günde
sadece 10 kelime konuşurum.
bu yazının asıl meselesi büyümek olacaktı aslında. çünkü bir yaşımı daha bitirdim. 26 yaşındayım ve şimdiden büyümenin yaşlanmaya dönüşmesinden korkar oldum. çünkü yapmak istediğim çok şey var görülecek yerler okunacak kitaplar seyredilecek filmler yeni yeni dostlar. yapmak istediğim şeylerin nerdeyse hiçbirini yapamamış olmam da (ya da hayal ettiğim şeylerin hiçbirini yapmamış olamam) beni daha da korkutuyor.
şu an bir sinema filminde olabilirdim esas oğlanın sevgilisi tüm sevgisini kalbine gömerek şehri terkeder başka bir adam da şehir ona bir şey vaad etmediği için terkeder. esas oğlan da şehri aniden istila eden korkunç domates canavarlarla mücadele etmek zorunda kalır. meğerse şehri terkeden adam geceleri korkunç domates canavarlarını avlayan bir avcıymıştır.
büymek demek herşeyin büyümesi demek. çocuk kalabilirdik...

18 Temmuz 2007

perfect day


tekrar tekrar gördüğümüz rüyalar vardır ya, benim var mesela. dün yine gördüm. çok uzun zaman olmuş görmeyeli görünce hatırladım.
gece dört gibi sivri sinek vızıltısıyla uyandım her yerimi yemiş hışımla onu aradım ama bulamadım sanırım kaçtı sivri diil göt sinek. sonra tekrar yattım tabii ki de uyuyamadım döndüm durdum gecenin dördünde bile sıcak sonra dalmışım. rüyanın başlangıcını hatırlamıyorum zaten orası tekrar bölümü değildi. tekrar tekrar gördüğüm kısımsa daha modifiye edilmişti ama temelde aynıydı sanki lost'un izlediğimiz bölümlerinde göstermeyip daha sonra işte o bölümde biz size bunu göstermemiştik ahanda böle olduydu tarzında bi bölümü gibiydi rüyam. rüyamı size anlatmayacağım zaten çok egzantrik anlatılmaz ama içinda annem babam kardeşim vardı annem ve babam çok gençtiler ben de bi çocuktum bi yetişkin. muhteşem bir finali vardı cennet gibiydi finalle alarmın çalması eş zamanlıydı biyolojik bişiy heralde ama bu güzel finale rağmen bütününde rüya beni öylezine ezdi ki yataktan çok moralsiz kalktım. ağlama kıvamındaydım yani yorgundum saat altı otuzdu doğru düzgün uyumamıştım. kızgınlık moral bozukluğu yorgunlukla giyinip çıktım. taşındığım yeni ev mecidiyeköy'e oldukça uzak (bu arada yeni bir eve taşındım o yüzden ne zamandır yazmıyorum bilginize) yürüdüm her sabah yaptığım gibi. otobüse bindim işe gittim.çalıştım çalıştım çalıştım. işten çıktım. o akşam üzeri kalabalığında herkes işten çıkmış yorgun ve pis kokuyor ben otobüse yürürken önümde bir kadın kucağında bir bebek. bebek kocaman kafasıyla annesinin omzundan bana bakıyor ve baş parmağını emiyor ışıklara kadar o bana baktı ben ona baktım birşey düşünmeden,huzur vericiydi. sonra parmağını emmeyi bıraktı gördüğüm şey işte şuydu. tabi ki ben acıma duygusuyla kızgınlık arasında gittim geldim. huzur muzur kalmadı kırmızı ışıkta karşıya geçtim. otobüsü söve söve bekledim.

19 Mayıs 2007

hata payı


hayatta hata yapma hakkımız ne kadar? 3 mü 5 mi? geri dönüşü olmayan bir yola girdiniz diyelim baştan bu yolun aslında hiçbir yere gitmediğini biliyordunuz. kafanız kalındı yaşınız küçüktü veya hayatta tutunacak başka şeyiniz yoktu. ne yapacaktınız seçim çoktan yapılmıştı.

yokuş aşağı bu yol oldukça kaygan geri dönüş için frenleriniz eminim ki tutmayacak. gözlerinizi kapayabilirsiniz ancak bundan sonra.

bugünlerde beynimde o kadar çok şey dönüyor ki. dönüp dönüp bulanıklaşıyor.

son bir aydır bir robot gibi yaşıyorum bir makine. sabah yedide kalkıyorum yedi buçukta otobüse biniyorum bir saat sonra işteyim akşam sekize kadar anlamsız bir şekilde çalışıyorum en erken dokuzda da evde oluyorum. çok yorgunluk ve uyku. son bir aydır döngü hep böyle. arta kalan zaman yok ben varım sadece, kendimleyim. beynimde o kadar şey dönüp dönüp kendimle bulanıklaşıyor.

neler yaşadığımın bir sürü önemi var aklımın bir köşesine yazıyorum. bahsetmeye gerek yok çünkü biliyorum, kızıyorum, değiştiremiyorum. sadece iki şey var belki altını çizmem gereken.

bir arkadaşımın hayatının akışını nasıl değiştirdiğini duydum. okuduğu iktisat bilimiminin aslında istemediği bir sürü işte çalışmasına neden olduğunu anlayarak herşeyi bırakıp mutfak sanatları akademisine girmiş ve bitirmiş, şu anda ise beş yıldızlı bir otelin mutfağında çalışıyormuş.

ve nedense yıllar sonra bu günlerde aklıma geliveren başka bir arkadaşım. hayatının akışını kesivermek istiyor. mecazi anlamda da değil gerçekten. bir parka oturup bileklerini kesiyor. "ne kadar oturduğumu hatırlamıyorum" diyor. başı dönmeye başlıyor. "o kadar korktum ki, öldüm artık" diyor ve son olarak kız arkadaşını arıyor. yaptığını anlatıyor. tabii kız çıldırıyor ve hemen yanına gidiyor onu bulup hastaneye yetiştiriyor.

başlarken sorduğum sorulardan bence daha önemli olan soru şu:

hata yaptığımızda affedilme hakkımız ne kadar? en çok da kendi kendimizi...
mad world - gary jules dinleyin, dinletin.



11 Nisan 2007

peter sellers ve ben



peter sellers namı diğer dedektif clouseau. dünyanın gelmiş geçmiş en yetekli komedyenlerinden biri. aklımıza pembe panter serisiyle kazınmış olsada şahsen benim en sevdiğim filmleri Hrundi V. Bakshi adlı yeteneksiz bir hintli oyuncuyu canlandırdığğı the party (hele bir burdy namnam deyişi vardır...) ve stanley kubrick'in muhteşem filmi Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bombdur. dr. strangelove'da 3 ayrı karakteri oynar. savaşı ve kitlesel yokoluşu kara bir mizahla anlatır.


peter sellers çok başarılı bir oyuncu olmasına rağmen hayatı tamamen iniş çıkışlarla doludur. oynadığı rolleri beğenmemektedir. baskın bir anneyle büyümüştür. belki de onu arabalara ve kadınlara düşkünlüğü bu nedenledir.4 kere evlenmiş ve birçok kadınla ilişkisi olmuştur. aslında kendinden memnun değildir. canlandırdığı karakterlerin altında ezildiğini kim olduğunu bilemediğini düşünmektedir. hatta 1977 de konuk olduğu "muppet show"a "isterseniz ingiltere kraliçesi bile olurum " dediği ama kendisi olarak çıkmak istemediği raivayet edilir. 1979 da başyapıtı sayılan being there'i çeker. jerzy kosinski'nin yazdığı aynı adlı romandan uyarlanan filmin baş karakteri belirgin bir kişiliği olmayan işsiz kalmış bir uşaktır. peter sellers kitabı okuyunca bu kişiliksiz bir anlamda "hiç" olan karakteri kendinle özleştirir ve mutlaka bu filmi yapmak ister. galiba içine sinerek oynadığı ve en sevdiği rol bu olmuştur. kaderin garip cilvesiyle filmi bitirdikten 1 yıl sonra daha önce de geçirdiği kalp krizi yüzünden ölür. 2004 te adından anlaşılacağı üzere The Life and Death of Peter Sellers adlı biyografik film çekilir.


peki benim ve peter sellers'ın ortak özelliği nedir. hiç psikolojik tahlillere falan kalkmayın onu ben yaparım:). çok bariz bir ortak özelliğimiz var: ikimizde 8 eylülde doğmuşuz yalnızca 57 yıl farkla...


ha bi de şarkıcı Pink var:)...

27 Mart 2007

ben ruhi bey nasılım?


mutlaka gidin görün veyahut da okuyun...

edip cansever'den "ben ruhi bey nasılım?"

kısa bir alıntı:
...
durmadan atiyordum, esyalar bitmiyordu ki hic
esyalar bitmedikce ofkeyle iciyordum
ve kinle
iniltiler duyuyordum asagidan yukaridan
ve bagrismalar
ve cigliklar duyuyordum bir de
tanidigim artik ve bilmedigim iyice
acayip hayvan seslerine benzeyen
- konak ki bir simsekti de, elle duzeltilmisti sanki bir yagmur oncesinde -
usaklar evlatliklar birbirine giriyordu
birbirlerinden cikiyordular
aralarina karistim
bosaldim bosaldim bosaldim
ve bilirdim, biliyordum, suresiz bir sarisindim
baskalarini da cagirdim daha sonra
ve karsiladim.

oramla karsiladim, en cok oramla
kapida karsiladim, dusumde karsiladim
bir suru adamlar geldi, o bir suru adamlarla bir suru kadinlar
nerde kim varsa iste bir bir geliyordular
mutsuzlar, umutsuzlar, uyumsuzlar
ellerinde paketlerle geliyordular - neler yoktu ki -
ickiler, cicekler, pastalar
kucuk kucuk paketler, buyuk buyuk kutular.

(ah, ne de cok seyleri vardir da, nasil hep boyle yerinde harcar bu kentsoylular.)

giysiler giysiler gene giysiler
fiyonklar, boncuklar, payetler
degerli-degersiz, sahici-yalanci
turlu turlu igneler, yuzukler ve kolyeler
once hep nasilsinizlar, lutfenler oturmaz misinizlar
denenmis ic gecirmeler, gizliden bakismalar
ve yaldizli cumleler
bu pazar ne yaptiniz? hangi pavyonda? sahi mi?
igreti kahkahalar, ucuzundan gulmeler bacak bacak ustune atmalar, yerlere uzanmalar
sigaralar ickiler
sonra gene ickiler, hic bitmeyen ickiler
ve dudaklar ve gozler, ince uzun boyunlar
memeler, kalcalar, kiclar, falluslar
ve yavastan seviciler, ibneler
poz kesen jigolalar.
...

8 Mart 2007

gerçekten güzel


4 yaşındaki bir çocuk günde ortalama 400 tane soru soruyormuş. harika değil mi? hayat onlar için bir sürü meraktan başka birşey değil. çok şaşırıp yeni şeyler görüyorlar. adını bilmedikleri tadını bilmedikleri bir dünyadalar. bu ne? bilgisayar. bu ne? böcek. ne yiyorsun? çikolata. tadı nasıl? güzel. gerçekten güzel. o çikolatayı yiyor ve güzelin ne olduğu hakkında bir fikir ediniyor. onun için yepyeni birşey. gördükleri bir karnaval, sirk veya fener alayı gibi . tabi ki ben böyle tanımlıyorum kafalarının içinde olan şeylere en yakın tanımlamam bunlar olabilir.
yaşımız ilerledikçe bu hayal ormanı yok oluyor. etrafımızdaki nesneler artık o kadar çekici değil. yeni bir şeyler keşfetmek çok zor. ergenlikte olan da bu bildiğimiz dünyanın artık tad vermemesi. bildiğimiz bulutsu dünya düpedüz kayaya dönüşüyor. ne oluyor? düya albenisini yitiriyor. ne yapıyoruz? yeni ne varsa onun peşine düşüyoruz. onlar ne? tabi ki duygularımız.
örneğin konu mankenimiz X yirmili yaşlarının başında olsun. X kendince mutlu bir insan. Gamsız ve empati yeteneğinden biraz yoksun. etrafında olup bitene hınzır bir gülüşle bakıyor. X in kızlarla arası şöyle böyle. şimdiye kadar pek ciddiye almamış. alanlarla alay etmiş. çok beddua yemiş.ama gün geliyor aşk denen şey ki tanımı herkese göre değişir, kapısını çalıyor. X değişik haller içinde. bu hissi daha önce hiç hissetmemiş. aşk denen şey karmaşık bir hissiyatlar bütünü olduğu için X her gün şaşırmakta. bazen sinirli oluyor bazen üzgün bazen bezgin çoğu zaman uykulu. yani dünya tam olarak benzemese de 4 yaşındaki çocuğa göründüğü gibi görünüyor ona.sormaya başlıyor. ne içelim? şarap. ne yiyelim? kaşar. neden öyle diyorsun? neden neden. niye? işte. nerede? orada. nasıl? güzel. gerçekten güzel...

20 Şubat 2007

kıssadan hisse


son günlerde dikkat ediyorum da herkes neden blog yazdığından bahsediyor. kimi bunu kendi kendini tatmin olarak nitelerken kimi blog yazmayı kusmakla ilintilendiriyor. bazıları kendilerinden çok emin dünyayı kurtardıklarını düşünüyor bazılarıysa eşe dosta selam etmek için yazıyor.

benimse iki sebebim var ve bunlardan bir tanesini size küçük bir masal ile anlatayım.

"iki çinli kardeşin birer oyuncağı varmış. oyuncaklarını değişmişler yine birer oyuncakları olmuş. iki çinli kardeşin birer hikayeleri varmış. hikayelerini değişmişler artık ikisinin de iki tane hikayesi varmış."

diğer sebepse ben de kalacak:)...


nick cave'i seviyorum.

31 Ocak 2007

before sunrise


"Delision Angel" by David Jewell

Daydream delusion, limousine eyelash
Oh baby with your pretty face
Drop a tear in my wineglass
Look at those big eyes
See what you mean to me
Sweet-cakes and milkshakes
I'm a delusion angel
I'm a fantasy parade
I want you to know what I think
Don't want you to guess anymore
You have no idea where I came from
We have no idea where we're going
Lodged in life
Like branches in a river
Flowing downstream
Caught in the current
I carry you
You'll carry me
That's how it could be
Don't you know me?
Don't you know me by now?

29 Ocak 2007

n'aptın nazlı


bugün size biricik ülker markamızın çıkarmış olduğu kekstra adlı üründen bahsedeceğim....
dersem yalan olur çünkü hiç yemedim benim derdim reklamıyla. bu ürünün reklamı sürekli çıkıyor uzun süredir de ekranda ne var ki diyeceksiniz. haklısınız ben de uzun süredir ekranda olduğunun farkındayım ama geçen gün reklamı can kulağıyla dinleyip anlama gafletine düştüm. üşenmeden sözlerini yazıyorum
"gürbüz tam bir canavar tüm sınıf ondan korkar
kapıda görünür görünmez saklanır kekstralar
nazlı okul birincisi kekstra tek eğlencesi
kekstrasını tam yerken gürbüz yanına geldi
nazlı kafayı kullandı kekstrayı ters çevirdi
jölesi altta kalınca gürbüz onu kek sandı
gürbüz gittiği anda kek yine kekstra oldu
nazlı jölenin kremanın tadına yine doydu"
bu reklam cıngılının tüm saçmalıklarını anlayabilirim fakat bir dizesi var ki duyduğum anda beni bir an için sinirden fezaya ışınlayıp geri getiriyor. neden? çünkü içinde gerçek payı var. o dize de şu efendim "nazlı okul birincisi kekstra tek eğlencesi". sanki tüm türk eğitim sistemini özetliyor. nazlı kitap okumuyor, tiyatroya gitmiyor, hayata dair bir fikri yok, bir orjinalliği yok, yaratıcılığı yok, aşık olmuyor, karşı çıkmıyor, sorgulamıyor,kısaca düşünmüyor . tek özelliği "okul birincisi" olması tek eğlencesi de "kekstra" yemesi ve kabul edelim her yerde onlardan var.
ayrıca reklama kızanın reklam kadar aklı yoktur...

15 Ocak 2007

uçan tekme


soyadımı "kopter" olarak değiştireceğim ancak beni bu paklar...

22 Aralık 2006

multi etnik


efendim 2 gündür hastayım ateşler içinde yatıyorum. boğazım fil taşağı gibi yutkunamıyorum. antibiyotiksiz nasıl yaşıyorlarmış bu eski insanlar hayret bişiy. terli terli su içmemden kaynaklanan bi durum olduğu konusunda utkuyla aynı fikirdeyim. ateşli olmanın en kötü tarafı uyuyamamak yada uyusanızda bilimum tuhaf şey görmek. örneğin dün gördüklerim gibi. bütün gece ispanyolca konuştum nasıl oldu bilemiyorum ama şakır şakır konuşuyordum. ayrıca tekerlekli sandalyede bir ayağım sakat (aynı hitckcock'un "rear window " filmindeki james stewart gibiydim) sürekli panik halde sağa sola bağırıyordum (ispanyolca) . etrafımdaki insanlarla istemediğimiz bi dolandırıcılık işine karışıyorduk ben ele başı gibiydim bir nevi durum komedisi yaşanıyordu (galiba o yüzden ispanyolca konuşuyorduk:) . sırılsıklam susuzluk içinde uyanmasam ne olup bittiğini nasıl sonlanacağını öğrenebilirdim belki. hani bazı rüyalar uyanıp tekrar yattığınızda kaldığı yerden devam eder ya bu sefer öyle olmadı. tekrar yattığımda kendimi yahudi olarak gördüm ama başka hiçbir ayrıntı hatırlamıyorum. kendimi bir hispanik bir semitik görmemin bir anlamı varsa bana yazın kaç vakte kadar ne olacağını bileyim...

14 Aralık 2006

everybody's gotta learn some time


buradan tüm sevdiklerime bu şarkıyı gönderiyorum. sevmediklerim de dinleyebilir tabii...

9 Aralık 2006

olmamak


başarı öykülerini dinlemek benim için herzaman bir eziyet olmuştur. bunlar yavan, tatsız, sonu başından belli hikayelerdir. ne olacağını hep bilirsiniz . bir de hep birbirine benzerler. nasıl milyoner olduklarından mükemmel aile yaşantılarından sadece bir işte değil tüm işlerde başarılı olduklarından bahsederler. en ilginç şeyse bu başarılı girişimci ruhlu örnek insanlar yazarlığı da bittabi yapabileceklerini düşünerek kendi hikayelerini kendileri anlatmak isterler. bu öykülerden hoşlanmamamı kıskançlık fesatlık çekememezlik olarak görebilirsiniz kabul ederim seve seve nasıl olsa ben kaybedenler kulubünün üyelerindenim.
kaybedenlerin belki hayata bıraktığı yegane güzel şeyler hayat hikayeleridir. kaybediş öykülerinin hepsi nadide parçalardır tabi ki de birbirlerine benzemezler. kimi hayata tutunamaz, kiminin hayatla derdi vardır, kimi çabalar o kadar çabalarki yeter artık dersiniz artık kurtulsun mutlu olsun dersiniz ama olmaz, kimi kaybetmek için elinden geleni yapar lanetler okursunuz , kimi kendi kendini yer bitirir, kimi kendinden nefret eder,kiminin değeri sonradan anlaşılır, kimi değerliyken yok oluverir, kimi de sadece olmaz. nitekim bütün edebi şaheserler bu insanlardan bahseder (bkz: dosteyevski) ve hikayeleri herzaman destansıdır.
gelelim bana, şu ana dek güzel bir hikayem yok. çok sıradan. ama hayat devam ediyor gayet hazırım.ayaklarımı sıkıca yere bastım toptan kaybedilmiş bir hayat yaşamayı düşünüyorum. tek tesellim geriye güzel bir hikaye bırakacağımı bilmem çünkü her bakımdan ben bir "disfunctional man" im böyle de yaşayıp gideceğim.bu dünyaya olmuyorum napayım...

not: bi de aşk hikayelerini seviyorum sonları ne olursa olsun (bkz:john & yoko)

11 Eylül 2006

ben masumum


kafamda kurduğum gerçekleri düzenli ve sistematik bir şekilde her zaman yazıya tam istediğim gibi dökemiyorum. düşüncelerim çok dağınık ve sanki hepsi birden aynı anda aklıma üşüşüp tam yazacağım sırada kaçışıyorlar. dolayısıyla ne demek istediğim hep biraz anlaşılmaz kalıyor. bu açmazımın en işlemediği yer yazma üstelik yani yazarken uzun uzadıya düşünüp ne demek istediğimi kelimelere döküyorum fakat konuşurken ağzımdan uygunsuz kelimeler çıkıveriyor ve anlam istemediğim yerlere gidebiliyor. o yüzden galiba insanlarla tanıştığımda olmadık şeyler söyleyip kendimi garip bi insanmış gibi lanse ediyorum. daha doğrusu benim çabam olmadan garip bi insan oluyorum. belli bir zaman geçtikten sonra insanlar beni tanıdıkça konuşurken ne demek istediğimi yavaş yavaş anlamaya başlıyorlar o zaman espirilerim daha komik hale geliyor ve muhabbetim onları sarıyor gayet geyik bi insan haline geliyorum. anadilimde bu kadar saçmalarken yabancı bir dilde saçmalama katsayım kendini parabolik olarak çoğaltıyor o yüzden susmayı yeğliyorum.
sözün özü şudur burada yazacaklarımdan kısmen sorumlu olduğumdur. her yazdığım doğru , her düşündüğüm şey gerçek, ben bilirim böyledir, hayatın anlamı şudur gibi şeyler yazarsam bilin ki ben masumum.

telefon konuşması:
"nerdesin?"
"ben mi? hımmm... hiç bi yerde!" (orası nasıl tarif edilir bilememiştim)

23 Ağustos 2006

zaman



zaman nedir? buna bir cevabınız var mı? saatinizi gösterebilirsiniz işte bu zamandır diye yada yıllardan bahsedebilirsiniz. evet bütün bunlar zaman için birer belirteçtir ama bütün bu kavramların "kabul" olduğunu unutmamalısınız. örneğin şu an isa'nın doğumundan 2006 yıl geçmiş ki 1 yıl dünyanın güneş etrafında dönmesi olarak kabul ediyoruz yani dünya 2006 kere dönmüş o günden bugüne. sürekli akan ve ilerleyen birşey olarak tanımladığımız zaman aslında hiç de öyle olmayabilir. modern fiziğe göre zaman evrenin 4. boyutudur diğer boyutların hız ve kütleye bağlı olarak değişmesi gibi zaman da değişir. yaşlanma konusunda ışık hızının nimetlerini bilmeyen yoktur sanırım. peki nasıl oluyorda aslında tanımı çok muğlak olan bir kavramı insanoğlu algılayıp bilebiliyor yani zaman algısı mutlak(dünya üzerindeki tüm dillerde zaman kipleri varmış). tabi sevgili filozoflar bunu anlamaya çalışmışlar örneğin kant idealist bir yaklaşımla "zamanı" aynı uzay gibi öğrenilmeden bilinen doğuştan gelen bilgi "a priori"olarak, fizikçi feylesof shopenhauer de zamanı tam bir kuantumcu yaklaşımla "condition of the possibility of succession" olarak tanımlamış. benim en tuttuğum varoluşçular, onlara göre zaman varolmanın temel meselelerinden biri. naçizane bana göre de insanoğlu için ölüm denen şey olmasaydı asla zaman diye bir kavramın insanlar için bir anlam teşkil etmeyeceğidir. işte tam burada "entropi" denen fizik ve felsefe meselesinden bahsetmek istiyorum. entropi termodinamiğin 2. kuralı olup kısaca şöyle açıklanabilir "bir sistem dışardan enerji almadıkça evrende bozunma eğilimindedir" yada "evrende enerji dağılama, eşitlenme eğilimindedir" daha da anlaşılır bir örnekle: sobanın sürekli daha sıcak olması ya da sıcaklığını koruması için odun veya kömürle beslenmesi gerekir beslenmezse söner ve soğur. entropiyi bir düzensizleşme olarak algılayabiliriz. bütün bunları anlattıktan sonra amacımın zaman ve entropi kavramlarını kucak kucağa oturtmak istediğimi anlamışsınızdır umarım. demek istediğim zamanın algıladığımız 3 boyut gibi bir boyut, bizim onu algılamımıza yol açan şeyin ise entropi olduğudur. hatta algıladığımız şey zaman değil de bu bozunma yani entropidir. bunu ben bulmuş değilim daha önce akıllı adamlar bunu düşünmüşler ve entropiye "arrow of time" demişler.
şimdi canı sıkılmadan buraya kadar okuyanları tebrik ederek işin özüne gelmek istiyorum. 1 haftalık bir tatile topuklarım kıçıma vura vura koşarak kaçıyorum yani benim için zaman 1 hafta duracak. hiç birşey yapmadan hiçbir şeyi değiştirmeden deniz kenarında 1 hafta. fizik kurallarını yemişim...

8 Ağustos 2006

körlük


hayatımda gerçek anlamda korktuğum birçok şey olabilir. hatta bunların sayısı oldukça fazla ama fobi olarak tanımlayabileceğim birşey varsa o da kör olma korkusudur yada gözlerimle alakalı birşeyler. bunun bilinçaltımda ne anlama geldiği konusunu düşünsemde o kadar derine inmedim belki siz bir sendrom uydurabilirsiniz.
körlüğün çok anlamlı bir kelime olduğunu söyleyerek bir çok kapıyı açık bırakıp jose saramago'nun 1998 nobel edebiyat ödüllü "körlük" romanından bahsedeyim(ama spoiler diil). romanda yakalananları bembeyaz bir körlüğe götüren salgın hastalık ve bununla yaşanan ahlaki çöküşten bahseder. anlatılan aslında toplumun ikiyüzlülüğüdür. körlüğün fiziksel olarak ortaya çıkmadan önce de varolduğunu insanların görmek istemedikleri şeyleri ve olguları görseler dahi görmediklerini körlüğü kullanarak anlatır.
yaşadıkça hayat bizi köreltir ve görmeyen çoğunluğun yavaş yavaş parçası oluruz çünkü zamanla kaybedecek gereksiz bir sürü şeyimiz olmuş ama düşünecek zamanımız kalmamıştır. bu yüzden sivri uçlarınıza iyi bakın, korkmayın, körelmeyin,kör olmayın.

2 Ağustos 2006

yalnızlık



bi kelimeyi ne kadar çok tekrar edersen o kelime anlamını yitirir ya işte bu kelime anlamını yitirmiyor seni daha da yalnız hissettiriyor.
bütün bu teknoloji, üretim biçimlerinin karmaşıklaşması, bireyselliğin ön plana çıkması, yabancılaşma günümüz insanını yanlızlığa sürüklüyor yani maymun akıllandıkça yalnızlaşıyor.
"modern insanın" geri dönülmez bir parçası olan yalnızlık ve ruh hastalıklarını "modern hayatın" nimetlerinden ayıramazsın. ne kadar ekmek o kadar köfte...
herşeyi bırakıp vanuatu'da yaşamak isterdim (vanuatu olmasa da ege'de sakin bir deniz kasabası da olabilir). ama bir kere bu hayatın içine doğmuşum ne onlarsız yapabileceğim ne de onlarla. modern bir maymunum. değil vanuatu'ya cennete bile gitsem yalnızlık çekeceğim.